1. GİRİŞ

GİRİŞ


Kur'ân'ın Anlaşılması, Dil ve Anlam İlişkisi:



Kur'ân, miladî 610-632 yılları arasında Arabistan Mekke'sinde na­zil olmaya başlamış Arapça bir hitaptır. Kur'ân, doğal olarak o toplu­mun dilini, geleneğini, kültürünü kullanmış, önemli sorunlarını sorun olarak kabul etmiş ve bu sorunlar için de çözüm yolları önermiştir. El­bette dile getirdiği bu sorunlar kendisinin vermek istediği mesaj veya ortaya koyduğu genel ilkelerden bağımsız şeyler değildir. Ancak Kur'ân, bu toplumsal sorunlardan bağımsız ve ayrı olarak vermek is­tediği mesajını da, o dili ve kültürü kullanarak dile getirmiştir. Tüm bunları yaparken de, bir çok edebî ve hukukî metinde olduğu gibi, bel­li terim ve deyimlere vurgu yapmıştır. Başka bir ifade ile kendi mesajı­nı anlatırken, o toplumun sorunlarını tartışıp, çözüm önerilerini sunar­ken, bazı temel kavramları esas almıştır.

Bunun nedeni ise, indiği toplumun o kavramlarla konuşmakta ve anlaşmakta olmasıdır. Yani o, indiği toplumla bir mutabakat, açık olma, anlaşılma esası üzerine bina edilmiştir. Başka bir deyişle, Kur'ân, mu­hatabı olan insanların kullandıkları dili ve o dilin yaşamasını, ayakta durmasını sağlayan deyim ve terimlere vurgu yapma, mesajını onlar üzerine bina etme gereği duymuştur. Ancak dillerin, dolayısıyla, deyim ve terimlerin, fikir ve siyasetten, başka bir deyişle bir dinî etkilenişten etkilenmeme imkanı da yoktur.

Bu nedenle Kur'ân'ın bu deyim ve terimleri seçerken titiz davran­dığı, çok zaman o deyim ve terimleri yeniden yorumladığı, yani bir sü­reç içerisinde, içini boşaltarak yeniden doldurduğu, yani öz anlamını koruyarak yeniden anlamlandırdığı görülmektedir. Kur'ân'ın bir defa­da değil, bir süreç içerisinde nazil olmasının belki de önemli nedenlerinden veya yararlarından birisi de bu yeniden kavramlaştırma süreci olsa gerektir. Kur'ân, ilgili deyim ve terimleri kendi mesajı ve amaçları doğrultusunda, mesaj ve amaçlarıyla çelişki oluşturmayacak bir şekil­de seçip düzenlemekte, yeniden yorumlamaktadır.

Deyim ve terimlerin doğru anlaşılması, anlambilimin ve dil çalış­malarının başlıca konusunu oluştururlar. Kur'ân ile ilgili yapılan çalış­malar da sonuçta ilgili deyim ve terimleri doğru anlama, onları tahlil edip çözümleme ve yorumlama çalışmalarıdır. Bu nedenle, bir boyu­tuyla, Kur'ân'ı doğru anlama çabası, aynı zamanda bir dil ve anlambilim çalışması da sayılır. Ele alınan metnin içeriği ve özelliği ne olursa olsun, o metni anlamak, o metin ile ilgili kavramları doğru anlamaya bağlıdır. O kavramlar yanlış yorumlandığında metin de yanlış yorum­lanmış olur.

Kur'ân'ın anlaşılması, meali ve tefsiri ile ilgili çalışmalardaki temel sorun da budur. Yani, Kur'ânî kavramların ve deyimlerin indiği dö­nemdeki anlamlarına ulaşmak esas amaç olması gerekirken, mevcut çalışmaların büyük bir çoğunluğunun bunu atladıkları görülmektedir. Sonuç olarak da, bu tür duyarsızlıklar, ön yargılar ve mezhep taassupçuluğu Kur'ân'ın anlaşılması ile ilgili sıkıntıların devam etmesine ne­den olmaktadır.

Diller de, insanlar ve toplumlar gibi birer canlı organizmadırlar. Bunlar da zaman içerisinde doğar, büyür, gelişir, yaşlanır hatta ölürler. Diller dinamik bir yapıya sahiptirler. Etkiye, etkilenmeye ve etkileme­ye açıktırlar. Dillerin ekonomik ve siyasî güçle de ilgisi vardır. Genel­likle güçlü toplumların, etkili ve uzun süreli, hatta baskın kültürleri, dolayısıyla etkin ve baskın bir dilleri de bulunmaktadır.

Büyük İskender'in imparatorluk yaptığı dönemde, neredeyse dün­yanın bir yarısında Yunanca'yı konuşmak, öğrenmeye çalışmak bir mo­da olmanın ötesinde bir zaruret halini almıştı. Bugün, İngilizce örne­ğinde görüldüğü gibi. Bugün İngilizce'nin mutlak egemenliğinin altın­da, ABD ve İngiltere'nin ekonomik, askerî ve siyasî gücünün yattığı, bu güce sırtını dayamış tarihsel ve aktüel bir kültür üzerinde oturduğu, küreselliğini ve etkisini buradan aldığı da herkesin malumudur. Dev­letler, bir süreç içerisinde de kültürler, zaman içerisinde şu veya bu ne­denden etkisini yitirir. Kültürlerin zayıflayıp, etkisini yitirmesi, dillerin de zayıflayıp etkisizleşmesine neden olmakta, bu durumdaki şanslı dil­ler ise, sadece doğduğu topraklara sığınarak orada yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Sığınılan toprakların da, uzun süreli bir işgale maruz kalması, o dillerin tarihe karışabilme ihtimalini de gündeme getirmek­tedir. Amerika kıtasında yaşandığı gibi.

Ancak, farklı boyutlarda da olsa, etkisini yitirmiş veya etkisi azal­mış kültürlerin dillerinin yanısıra, güçlü kültürlerin dilleri de kendi içerisinde bir evrim geçirmekte, kelimeler zaman içerisinde yeni an­lamlar kazanmakta, yeni nesiller de dili ancak, kazandığı bu yeni an­lamlarıyla kullanabilmektedirler. Bu da eski-yeni, dün-bugün çatışma­sını ortaya çıkarmaktadır. Dün ve bugün, Müslüman toplumlar bu sü­reci yaşadı, hâlâ yaşıyorlar. Bu anlamda diğer toplumlar ve diller de Müslüman toplumlardan ve Müslümanların kullandığı dillerden fark­lı bir durumda değildir. Hızlı veya yavaş, her dil ve toplum benzer bir süreç yaşamaktadır.

Bu konuyu çok çarpıcı bir şekilde izah ettiği için çok sık verilen bir örneği burada tekrarlamakta yarar var. Türkiye gündemini yıllardır meşgul eden başörtü konusunun yetmiş yıllık bir süreçte nasıl algılanıldığını, kelimelerin nasıl bir içerik ve anlam değişikliğine uğradığının ilginç bir örneği bu. Biçimsel olarak aynı şekilde yazılan "türban" keli­mesinin 1930'lu, 1940'lı yıllarda nasıl, 1980'li, 1990’lı yıllarda nasıl algılanıldığını ortaya koyan bir örnek. "Türban" kelimesinin 1930'lardaki bir gazetede "Türban yaygınlaşıyor" ifadesi ile 1990'lardaki bir gazete­de "Türban yaygınlaşıyor" ifadesini salt biçimsel benzerliğinden dola­yı her iki cümleyi de bugünkü (1990’lı ve 2000'li yıllardaki) anlamıyla an­lamaya kalkarsak, nasıl bir manzara ile karşılaşırız? Sadece cümleleri yanlış anlamış, yanlış yorumlamış olmakla kalmaz, otuz yıllık, kırk yıl­lık bir dönemi de (yani 1924-1950 arası dönemi) yanlış anlamış ve yan­lış anlatmış oluruz. 1930'lu ve 1940'lı yıllarda da sanki 1990’lı 2000'li yıllardaki gibi bir "başörtü sorunu", "türban sorunu" varmış gibi bir anlayışa kapılırız.

İşin doğrusu elbette böyle değildir. Otuzlu yılların sonlarına kadar, devletin ileri gelenlerinin, başbakanlarının, genelkurmay başkanları­nın, cumhurbaşkanlarının eşlerinin bugün, o giysileri giyenlerin, "geri­ci", "yobaz", "çağdışı" gibi ifadelerle suçlandığı türden giysiler giydi­ğini hatırlarsak, dildeki değişim ile sosyal hayattaki değişim arasında­ki paralelliği de görmüş oluruz. Bugün o tür giysiler içerisinde olanla­rın, biraz istihza biraz korku ile ama mutlak bir aşağılanma ile muame­le görmelerine şahit oluyoruz; ama bir anlambilimci, bu olaylara şahit olmadan da bu aşağılama ve istihzayı "türban" kelimesinin geçirdiği evrimden de kolaylıkla anlar.

Bu evrimi inceleyen birisi şu manzara ile karşılaşır:

Cumhuriyet öncesinden başlayan Batılılaşma sürecinde kadınlar, yavaş yavaş kara çarşafı bırakarak, önce, bugünün şartlarında tesettür denilecek kıyafet­lere yönelmişler, yani çarşafı atarak, başörtüsü takıp uzun elbiseler giy­mişler, arkasından da türban takma modası yani boyun ve kulakları açıkta bırakacak şekilde başı bağlama modası yaygınlaşmaya başlamış­tır. Daha sonra da başlar tümüyle açılmış, elbiselerin genişlikleri ve uzunlukları arasındaki oran kısalma ve daralma kelimeleriyle ifade edilmeye başlanmıştır. Kısacası "türban" denilen saç bağı, bugün ve geçmişte başörtüsü denilen giysi türünden hem amaç hem de işlev açı­sından çok farklı bir anlam ve özelliğe sahiptir. Türban, saçları ve ku­lakları örten, ancak boynu ve boğazı açıkta bırakan bir saç örtme geleneğiydi. Bu saç örtme şekli o dönemde daha çok Batı ülkelerinde, ge­nellikle de zenginlerin ve toplumun ileri gelenlerin hanımlarının, bir örtü olmaktan çok bir aksesuar olarak kullandıkları bir süslenme şek­liydi.

O dönemde "türban yaygınlaşıyor" cümlesi, kara çarşaftan baş açıklığına doğru bir süreci anlatan bir cümleydi. Kara çarşafı çıkaranla­rın yaygınlaştığını anlatan bir haberdi. 1980'li yıllardan sonra gündeme gelmeye başlayan "türban" kelimesi ise, kapalılıktan açıklığa gidişi değil, tersine, baş açıklığından baş örtülmesine giden süreci, daha doğru­su "Batılılaşmadan uzaklaşıp İslâm'a yaklaşmayı" anlatır olmuştu. Ya­ni "Türban yaygınlaşıyor" ibaresi, başlarını örten bayanların çoğaldığı­nı anlatmayı amaçlıyordu. Mota mot aynı cümle, 1930'larda taban taba­na zıt, birbirinin tersi iki olguyu açıklıyor.

Bu olgu zaman içerisinde kelimelerin nasıl farklı anlamlarda kulla­nıldığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Benzer bir durum çok sayıdaki Kur'ânî deyim ve terim için de söz konusudur. Bu anlamda, günümüzdeki kullanımı açısından Kur'ânî terimlere baktığımızda bunların bir çoğunun ilk kullanımlarından farklı anlamlarda kullanıl­dığına şahit oluruz. Bir örnek vermek gerekirse; "fısk" kelimesi, klasik Arapça'da, fışkırmak, firar etmek, sınırları zorlayarak aşmak, isyan et­mek, baş kaldırmak anlamlarında kullanılırken; bu deyim Kur'ân'ın kavramlaştırma sürecinde, kök anlamıyla bağıntılı olarak, Allah'a ve Allah'ın ayetlerine karşı çıkmak, Allah'ın emirlerinden firar etmek an­lamında inkarcıların bir sıfatı ve özelliği olarak kullanılmıştır. Ancak sonraki süreçte, bu kelime, "günahkâr Müslümanları" tanımlayan bir terim olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bu şekilde evrim geçirip anlam kaymasına uğrayan yüzlerce Kur'ân terimini saymak mümkündür. Bu durum Kur'ân'ı anlama nok­tasında hangi manzara ile karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne ser­mekte, Kur’anî deyim ve terimlerin ilk anlamlamını, başka bir deyişle Kur'ân içindeki gerçek anlamlarının bilinmesinin ve bugünkü anlam­larıyla bir karşılaştırmasının yapılmasının önemini ve gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Kur'ân bugün 1500 yıllık bir metin olarak elimizde duruyor. Biz onu gereği gibi anlıyormuşuz veya böyle bir sorumluluğumuz hiç ol­mamış gibi bir vurdumduymazlık ve rahatlık içerisindeyiz. Kendini so­rumlu hisseden kişilerin önemli bir kısmı da, Kur'ân'ın kelime ve deyi­minde herhangi bir anlam kayması yokmuş, insanlar sanki onun keli­melerini ilk günkü anlamlarında kullanıyorlarmış gibi bir tavır içerisin­deler. Çünkü bunun böyle olmadığını gösteren çaba ve işaretler o kadar az ki... Oysa biz her gün şahit oluyoruz ki, hem elimizdeki mevcut meallerde bu durum alabildiğine yaygın, hem de sıradan insanlar veya akademisyenler günlük konuşmalarında veya ilmî diye nitelenen çalış­malarında, Kur'ânî deyim ve terimleri bugün kazandığı yeni anlamla­rıyla kullanmaya devam ediyorlar.

Bu durum bir tahrife değilse de müthiş bir anlam kaymasına ve an­lam buharlaşmasına neden olmaktadır. Bu da kendi içinde bir çok so­runu da ortaya çıkarmaktadır. Bu sorunlar, bugün için sosyal, kültürel, hatta siyasî bütün boyutlarıyla yaşanmaktadır.

Buna rağmen, Kur'ân'ın mesajıyla, insanlığı aydınlatmaya devam etmesi, gündem oluşturması, inansın inanmasın toplumun önemli bir kesimin ilgisini çekiyor olması, bizim çalışmalarımızdan bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu da Kur'ân'ın gücünün, insan doğası ile olan içli dışlılığının, bütünlüğünün bir yansıması olsa gerektir. Ama bu durum Müslümanların sorumluluğunu azaltmadığı gibi onları içlerin­de bulunduğu sıkıntılı durumdan da kurtarmamaktadır.

Kısacası, bugün Kur'ân'ın nazil olmasının üzerinden çok zaman geçmiştir. Dilin hem kendisinde, hem kullandığı araçlarında büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Ayrıca bugün, ne Kur'ân'ın indiği toplum vardır, ne de o ortam mevcuttur. İnsanoğlunun bazı ortak so­runları devam etmekle birlikte yeni bir çok sorun da ortaya çıkmış, bugünün muhatabı, bu sorunlarla da karşı karşıya kalmıştır. Dolayı­sıyla bugünün muhatabı, bugünü bilmek durumunda olduğu gibi geçmişi de bilmek durumundadır. Bu ona artı bir yük de getirebilir. O bunu bir sıkıntı ve ağırlık olarak da görebilir. Ancak bu sadece Kur'ân metni ile ilgili bir durum değildir. Araştırılacak her metin için geçer­lidir.

Bu nedenle Kur'ân'ı anlamak isteyen bir kişinin, Kur'ân'ın indiği dönemdeki sorunlardan haberdar olması ve o sorunların nasıl çözüldü­ğünü bilmesi gerekir. Bu gerekirlik, bugünkü sorunları nasıl çözeceği konusunda kendisine bir fikir de verebilir. Bu durum, ilk bakışta, günümüz Kur'ân muhatabının sorumluluğunu arttırdığı, sırtına ekstra bir yük yüklediği gibi bir görüntü de ortaya koyabilir; ancak, bu yük gibi görünen durum, aslında ona bir destek ve yardım olarak da algıla­nabilir.

Çünkü, deyim ve terimlerin indiği dönemdeki serüvenini görmesi, bir çok sorunun nasıl çözüldüğünü görmesine de imkan verir. Böylece, önceki sorunların çözüm metotlarına sahip olmak, yeni sorunlar karşı­sında daha donanımlı olarak yeni çözüm metotları üretme imkanını da arttırır. Ufkunun ve bilgi dağarcığının genişlemesine neden olur. Geç­miş ile gelecek arasındaki köprüleri fark ederek veya yeni köprüler oluşturarak, benzer sorunların, benzer yöntemlerle çözülebildiğini gör­müş, göstermiş ve bu yöntemlerdeki birbirine geçişliliği ve sürekliliği­ni de fark etmiş olur. Yani, en basitinden Kur'ân terimleri üzerine çalış­manın böyle bir artısı da var.

Bugün, Kur'ân'ın indiği coğrafyadaki, örneğin, Mekke ve Medi­ne'deki insanlar Arapça konuşuyor olmalarına, şekilsel ve biçimsel ola­rak Kur'ân'ın kullandığı kelime ve deyimleri kullanıyor olmalarına rağmen, Kur'ân'ı anlamada en az bizim kadar sıkıntı çekiyorlar. En az bizim kadar diyoruz; çünkü biz Kur'ân'ın indiği lisanı bilmediğimizi biliyoruz. Oysa onlar, günümüz Arapça'sını bildikleri için, Kur'ân'ın indiği dönemdeki Arapça'yı da bildiklerini sanıyorlar. Bu sanma, onla­rı bir yanılgıya sürüklüyor ve Kur'ânî deyim ve terimleri içinde bulundukları ortamın anlamlarıyla yorumlayarak, gerçek anlamının buhar­laşmasına neden oluyorlar.

Bu nedenle olsa gerektir ki, tefsirler en çok Arap lisanıyla kaleme alınıyor. Kur'ânî deyim ve terimlerle ilgili çalışmalar en fazla Arap­ça'da var. Elbette ilk tefsirler ve ilk lügat çalışmaları Arapça ile yapıl­mış. Çünkü, bu dili bilinçli olarak kullananlar ve Kur'ân'ın temel özel­liklerine vakıf olanlar, özellikle terim ve deyimlerin kendi çağlarındaki anlamlarıyla ilk muhataplar dönemindeki anlam farklılığını daha iyi görüyorlar. Çünkü onlar da görüyor ve biliyorlar ki, o kelimeler, biçimsel olarak varlıklarını aynen sürdürseler de anlam olarak çok farklı kelimelere dönüşmüş durumdadırlar.

Bugün Arab'ı ve Arap olmayanı ile tüm Müslümanların, hatta tüm insanların günümüzde kullandıkları dil ile miladî 610'ların Arapçasi arasında büyük farklar vardır. Yani şu an kelime ve deyimlere yükle­dikleri anlamlar ile, biçimsel olarak aynı kelime de olsa Kur'ân'ın indi­ği dönemdeki kelimelerin anlamlarının oldukça değiştiği, ilgili herke­sin bildiği bir gerçektir. Bunu sadece Kur'ân metinleri için değil, hadis metinleri ve ilk dönem şiirleri için de söz konusu edebiliriz. Onun için bu kitapların sürekli yorumları yapılmakta, haşiyeleri yazılmaktadır. Kısacası hangi döneme yönelirseniz yönelin, o dönemin kavramları kendi ortamı içerisinde bir anlama sahip olmaktadır. Siz onu o ortam­dan soyutladığımzda, o anlamından da soyutlamış olursunuz. Bu bazı metinler için çok büyük sorunlar oluşturmasa da, inancın temelini oluşturan ilahî metinler için en temel ve önemli sorunu oluşturmakta­dır. Kur'ân için de böyle bir sorun, hem de gecikmiş ve kemikleşmiş olarak çözülmek üzere karşımızda durmaktadır. Her dönemde, sorum­luluğunun bilincinde olan bir çok insan bu konuda güçleri oranınca ça­ba sarf ermiş ve bizim önümüze yolumuzu aydınlatması için o çalışma­larını yerleştirmişlerdir. Merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır da bu ışık şahsiyetlerden birisidir. Ancak eserinin yazılmasının üzerinden altmış beş yıla yakın bir zaman geçmiştir, zamanın yıpratıcılığı ve dilin dina­mizmi onun çalışmalarını da etkisi içine almıştır.

Ancak, hayat devam ediyor ve Kur'ân hâlâ elimizdedir ve biz Müslümanlar olarak onu anlamak ve uygulamakla yükümlüyüz. Bu işin bir yönü, üstelik basit yönü önemli yönü ise; Kur'ân'ın nurunu saçmaya, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya, insanlara hidayet, rahmet ve şifa olmaya devam ettiğidir. Ancak insanoğlunun lütfe­dip bu mesajlara kulak vermesi ve onu anlamak için gerekli olan dona­nımlara sahip olması gerekmektedir. Ne yazık ki günümüz insanına nedense bu çok ağır gelmektedir. Oysa bu gereklilik, sadece Kur'ân için gerekli olan bir şey değildir. Birkaç yüz sene önceki, edebî, hukukî ve­ya toplumsal bir metni çözmek ve anlamak için de aynı şeyler gerek­mektedir.

Gerekli olan şeyler de sanıldığı kadar zor ve karmaşık değildir. İn­sanoğlunun neleri başardığına bakıldığında burada dile getirilen şeyle­ri başarmasının çok sıradan bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Ki, öyledir de: çünkü anlambilimle ve metin tahlilleri ile ilgili çalışmalara baktığı­mızda bugün için bunun oldukça kolaylaştığını söyleyebiliriz. Bunun en basit yolu da ilgili metindeki deyim ve terimlerin anlaşılmasının sağlanmasıdır.

İfade ettiğimiz gibi bu, sadece Kur'ân ayetleriyle ilgili bir durum veya gereklilik değildir. Bu bütün yazılı ve sözlü metinler hatta bütün dillerdeki konuşmalar için de söz konusudur. Dili, dil yapan ve onu ge­lecek nesillere aktaran asıl öğe de bu deyim ve terimlerdir. Bir dilin de­ğişmesi, yeni bir dile ve kimliğe dönüşmesi veya ortadan kalkma­ğı/kaldırılması, deyim ve terimlerin yaşadığı serüven ile yakından ilgi­lidir. Bir dilin bozulmasının, başka bir dile dönüşmesinin, sözcüklerin anlam kaymalarına uğrayıp değişmesinin temelinde deyim ve terimle­rin yaşadığı bu serüven yatmaktadır. Bu olgu yalnızca dilin tahribatıyla sonuçlanmaz elbette. Aynı zamanda o dili konuşan toplumun da benzer bir tahribat veya değişim/asimilasyon yaşamasıyla sonuçlanır. Değişim hangi yönde olursa olsun böyle bir değişim en basitiyle bir tarih bilincinin kaybolması ile sonuçlanır.

Bir dilin veya toplumun ayakta durabilmesinin temel direklerinden birisinin dildeki bu deyim ve terimler olduğu ortadadır. Aynı şey bizim kültürümüzün veya kimliğimizin temelini oluşturan veya oluşturması gereken Kur'ân için de söz konusudur. Kur'ân, süslü kılıfların-tabulaştırılan ve dokunulmaz hale getirilmiş konumundan sıyrılıp- yaşamımızın temel itici gücü haline dönüşmesi gerekiyorsa onun okunması, anlaşılarak okunması, bireyin ve toplumun hayatının merkezi bir noktasına yerleştirilmesi gerekmektedir.

İşte o zaman da karşımıza temel sorun olarak deyim ve terimlerin doğru olarak anlaşılması çıkmaktadır. Kur'ân ayetlerinin doğru anla­şılmasının temelinde Kur'ânî deyim ve terimleri doğru anlamak yat­maktadır. Bu deyim ve terimlere indiği dönemdeki anlamlarından farklı anlamlar yüklendiğinde ilgili ayetlerin anlamları ve hedefleri de değişmiş olur. Çünkü, ayetlerin anlam ve hedeflerinin üzerine oturdu­ğu ana iskelet, ilgili terim ve deyimlerdir.

Kur'ân ile ilgili olarak düşündüğümüzde, en azından Türkçe'de, deyim ve terimlerle ilgili bir kaynak sıkıntısının çekildiği, siyasî, mez­hebi ve ideolojik etkileşim ve etkilenmeden bağımsız bir çalışmanın ol­madığı görülmektedir. Şu an Türkçe'deki mevcut bazı sözlükler bu ih­tiyacı karşılamaktan çok uzaktır.

Oysa Müslüman kültür tarihine bakıldığında bu konuda bolca malzeme bulunduğu, ancak bunların bilimsel metotlarla okuyucunun istifadesine sunulmadığı görülmektedir. Türkçe'de ise böyle bir çalış­manın bilimsel olmayanı da yoktur. Osmanlı'nın son dönemlerinde ya­pılmış bazı çalışmalar ise, bazı kütüphanelerin tozlu raflarında çürü­meye terk edilmiştir. Ancak bazı tefsirlerde bu deyim ve terimlerle ilgi­li bölük pörçük bazı açıklamalara rastlanmakta, bir nebze de olsa oku­yucularını aydınlatmaktadırlar. Bu açıklamalar da bir tefsir tekniği içinde sunulduğundan, çok zaman okuyucunun gözünden kaçmakta veya okuyucu onlarca ciltlik tefsiri baştan sona okuyarak bu deyim ve terimlere ulaşmaları mümkün olmamaktadır. Kısacası bu cılız ışıklar da tefsirlerin kalın ciltleri arasında kaybolup gitmektedir. Ancak bu tür çalışmaların her zaman bir istisnası olabilmektedir. Elmalılı M. Hamdı Yazır da bu istisnalardan birisidir.

O, okuyucularını bu yönde aydınlatan, onlara deyim ve terimlerin tüm serüveni ile ilgili zaman zaman oldukça doyurucu bilgiler veren ender müfessirlerden birisidir. Kıymetli eseri, Hak Dini Kur'ân Dili adlı tefsiri de bu tür tefsirlerin başında gelmektedir. Ancak, yaptığı çalışmanın bir tefsir olması, bir tefsir metodu ve ihtiyacına uygun olarak, o me­todun izin verdiği ölçüler içersinde kelime ve deyimlerin açıklamaları­na girilmiş, bu açıklamalar bir lügat ve ansiklopedi çalışması olarak düşünülmediğinden, farklı yerlerde o yerdeki ihtiyaç oranında ilgili kelimelerle ilgili bilgi verilmiş, bu da bir kelime ile ilgili bir çok yerde farklı ve benzer açıklamaların yapılmasına neden olmuştur. Bir dil ve anlambilim çabası içerisinde olan okuyucu bu çalışmalardan gereği gi­bi yararlanamamıştır. Buna bir de zamanın eskiticiliği, dilin dinamizmi ve değişimi beraberinde getirmesi de eklenince, özellikle günümüz okuyucusunun istifade şansı oldukça azalmıştır.[1]


Anlambilim (Semantik)’e Kısa Bir Bakış



İnsanoğlunun zihninde çeşitli dil konuları ve doğrudan doğruya dil denen büyülü varlıkla ilgili sorunların belirmesinin, insanın korunan bir yaratık durumuna gelişi kadar eski olduğu söylenebilir.[2]

Ancak konuları üzerinde çok eskiden beri durulduğu halde bu bilimin, doğrudan doğruya anlam yönüne eğinilen bir bilim dalı olarak ortaya çıkması Alman dilcisi K. Reisig'le olmuştur. Reisig (1826/1827) yıllarında Latin dil bilimi üzerine derslerini hazırlarken, Yunan anlam kelimesinden türettiği "semasiologie" adıyla bir anabilim dalı kurmuştur. Fakat onun bir dilbilgisi dalı olarak düşündüğü anabilimin temelleri, 70 yıl kadar sonra, Fransa'da M. Breal tarafından sağlamlaştırılmıştır. Essaide, Semantique adlı ünlü eserinde[3], bugün de ele alınan ana bilim konularını başarıyla incelendiğini ve önemli bir takım ilkeler koyduğunu görüyoruz. Burada hemen belirtilmesi gereken nokta, Eski Yunan'dan Breal'e, Breal den sonra da aşağı yukarı günümüze kadar anlam biliminin en çok anlam değişmeleri üzerinde durmuş olduğudur.[4]

Kelimelerin, zaman içerisinde kazandıkları anlamları inceleyen bilim dalına "semantik" adı verilir. Bu kelime Yunanca, "semantikostan" kökünden gelir ve manalı, manidar, gizli anlamı olan demektir. İngilizce'de ise "significant" anlamına gelir. Significant ise manidar, anlam taşıyan, manalı, önemli, mühim demektir.[5] Yunanca'da "semainein" ise göstermek, mana vermek, kasdetmek, yönelmek manalarına gelir.[6] Türkçemizde ise, kelimelerin manalarıyla ilgilenen bu dala, dilbiligisi dalı, yani anlambilimi adı verilir.[7]

Bütün bunlar gösteriyor ki "semantik", kelimelerin anlamlarını, tarihî gelişmelerini, kelimelerin kullanılışlarını, yapılarını ve onların insan düşüncesiyle ve davranışlarıyla ilgili olan ilişkilerini inceleyen bilimdir.[8] Semantik, insana has bir olgu ve ilim dalı olduğunun ötesinde o, insanı insan yapan ve onun ilim ve bilgi üretmesini sağlayan bir bilimdir. Diğer bir ifade ile dildir. Dil ile düşünce ve bunların arasındaki bağlantıyı, ilmin, düşüncenin gelişmesine göre dilin geliştiği ve dilin gelişmiş olmasının, düşüncenin gelişmesine imkân hazırladığı bir gerçektir. İşte "semantik" bu ilimleri inceleyen dilin, ilmiyle uğraşır.[9]

Halbuki bugün, semantik açıdan dünyanın çeşitli dilleri ile ilgili yapılan çalışmalar, anlam bilimi yönünden bu dillere verilen önemi göstermektedir denebilir. Olaya bu açıdan bakıldığunda mukaddes kitabımız Kur'ân üzerinde yapılabilecek bu tür çalışmaların önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Çünkü, Kur'ân'ın dünya görüşü ve kavramlar dünyasındaki kelime hazinesinin aydınlatılabilmesi için, bu nevi çalışmalara çokça ihtiyaç duyulmaktadır.

Kur'ân'ın dile bakış açısı ve ona yer vermesi dilin, kulla Yaratıcı arasında bir iletişim aracı olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla halkın dilinde kullanılan bir kelime Kur'ân açısından mesajın iletilmesinde birer araç vazifesi görmesi açısından eş değerlidir. Kur'ân'da bir uğraş alanı olabilecek ölçüde yabancı kökenli kelimelerin varlığı bu pragmatik tavrın bir sonucu olarak değerlendirilebilir.[10]

Allah (cc), her millete, kendilerine gönderdiği pey­gamberlerin diliyle hitap etmiştir. "(Allah 'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik."[11] buyurarak bu noktaya dikkat çekmiştir. Dolayısıyla Kur'ân da, Arap kavmine kendi dilleriyle yani Arapça olarak gönderilmiştir.

"Anlayasınız diye biz Onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik."[12].

Bu itibarla Kur'ân, 610 ile 632 yılları arasında, Mekke ve Medine'de kullanılan dil ile ifade edilmiştir. Dolayısıyla Kur'ân'daki bilgiler de o dönemin kelimeleri ve kavramlarıyla Arap toplumuna sunulmuştur. Binaenaleyh, Kur'ân'ı iyi anlamak için, tenzil öncesi döneme ait kelime ve kavramların, o dönemde hangi anlamlarda kullanıldığının çok iyi bilinmesi ve tenzil dönemindeki anlamlarıyla karşılaştırılarak, mana değişikliklerini tespit edilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Çünkü Kur'ân'da yer alan bütün kavramlar, nüzul dönemine ve o dönemin öncesine aittir. Bu sebepledir ki, günümüzde -ister ülkemizde isterse Arap ülkelerinde olsun- semantik çalışmalara büyük önem verilmektedir.[13]

Bir kısım kelimlere yüklenen yeni anlamlar gösteriyor ki, Kur'ân, câhiliye anlayışı ve yaşamından hareketle bu kavramlara yaklaşmış ve onlara yeni manalar yüklemiştir. Diğer bir ifade ile o dönemde yaşayan Arapların dünyaya bakışı ve düşünce biçimi kavramlara da yansımıştır.[14] Çünkü kelimeler, bir dilin yapı taşlarıdır. Dil de, düşüncenin kendini idrâk ettiği iklim, yeşerip boy attığı topraktır.[15] Arapça bir kitap olan Kur'ân, kendinden önce câhiliye çağında sözlük­lerde belirtilen anlamlarda kullanılan canlı kelimelerden bir kısmına yepyeni manalar kazandırmıştır.[16]

Kur'ân metnini iyi anlamak ve onu iyi tefsir ede­bilmek için, onun vakobyülerisini, o dönemdeki durumunu ve dili kendisinden bağımsız düşünemeyeceğimiz sosyo-kültürel yapıyı iyi bilme gereği[17], ayrıca bunları Kur'ân konteksi içerisinde iyi değerlendirme zorunluluğu vardır. Şüphesiz Kur'ân-ı Kerim, Arap nesir edebiyatının ebedî bir şaheseri olup, stil ve üslûp bakımından taklit edilemez bir üstünlük­tedir. Bu bakımdan Kur'ân, yalnız mukaddes bir din kitabı olarak kalmamıştır. Muhtelif sahalarda olduğu gibi bu mukaddes kitabın Arap dili üzerindeki tesiri oldukça büyüktür.

Kur'ân'ın nüzûlüyle Arap dili çok gelişmiştir. Böyle olduğu halde Arapların, zamanla "fasih Arapça"dan uzaklaşmaları neticesinde, Arapça'nın asaletine ve saflığına gölge düşürdüklerini söyleyebiliriz. Kur'ân, Arapça olarak inmeseydi belki de bugün, yeryüzünde fasih Arapça’nın varlığından söz edilemezdi. Öyleyse Kur'ân, Arapça'nın sonsuza dek, baki kalmasını tekeffül etmiştir diyebiliriz. Diğer taraftan Kur'ân, büyük ölçüde Arap lehçelerini tek bir lehçe etrafında topla­mayı da başarmış ve dilde birlik ve beraberliği sağlamıştır.

Öte yandan Kur’ân’ın Arap dili üzerine indirilmesi Arap toplumlarını geliştirmiş, onların arasındaki millî bağları kuvvetlendirmiştir. Zira İslâm'dan önceki Araplar göçebe bir hayat sürdürmekte ve gittikleri yerlerde zamanla asimile olup gerçek kimliklerini kaybetmekte idiler. Ayrıca Kur’an, Arap İslâm kültürünün ilk kaynağı olması hasebiyle, İslâm'ı kabul eden ve ona inanan diğer toplumlarda Arap kültürünün geliş­mesini ve yayılmasını da sağlamıştır.[18]

Kur'ân'ın, Arap diline neler kazandırdığını anlayabil­mek için kelimelerin zaman içerisinde gösterdiği değişiklikleri göz önünde bulundurmamızın gerekli olduğu bilinen bir ger­çektir. Çünkü canlı bir organizma olarak kabul edilen dil, muhtelif sebeplerin yol açtığı birtakım dil olayları neticesinde anlam değişmelerine maruz kalabilmektedir.[19] Bu itibarla diller adeta canlılar gibidir denebilir; doğar, gelişir fakat sahip çıkılmadığı takdirde yok olur gider. Ancak, kavramların değişmesinde psikolojik ve sosyolojik unsurların da etkin rol oynadığını unutmamak gerekir. Çünkü her dil, ontolojik ilâhî kaynağa dayansa da, dilin gelişmesi, kelimelerin kullanılması (dilin sentaks ve semantiği), terimlerin ve kavramların oluşması, o dili kullanan topluma bağlı olmaktadır. Yani dili şekillendiren, geliştiren, dile ait bazı kelimeleri öldüren veya bazı kelimelere canlılık veren, anlam sapmalarını veya değişikliklerini sağlayan, neticede toplumun kendisidir. Bu yönüyle her dil, canlı bir organizma gibidir ve zaman içinde gelişmeye veya ölmeye müsait bir yapıdadır.[20]

Kur'ân, Arap dilini hem kelime dizisi bakımından zenginleştirmiş, hem de ona yeni ıstılahlar ve edebî ifadeler katarak kullanım sahasını genişletmiş ve böylelikle de onu geliştirmiştir. Aynı zamanda bu ıstılahlarla da bazı yanlış mefhumları ve inançları ortadan kaldırmıştır. Örneğin "melek" kelimesi... Melek, câhiliye Araplarında biliniyor ve kutsal kabul edilerek onlara tapılıyordu. Kur'ân, onların meleklere "dişi" varlıklar dediklerinden bahseder.[21]

Daha sonra da görüleceği gibi câhili Arap inancına göre melek, bir parça tanrı niteliğinde, ya da cin'in üstünde, hatta tapılmaya lâyık, gözle görülmez ruhsal varlıklardı. Fakat, tabiat üstü varlıklar sınıflamasında meleğin yeri belirlenme­mişti. Bazen melek, tanrı ile insanlar arasında bir şefaatçi ya da aracı idi. Ama çoğu zaman tapınma objesi olarak kabul edilirdi. İslâmiyet, bu alanda Arapların inancına çok büyük değişiklikler getirdi. Tamamiyle bir hayal ve zandan ibaret olan bu gibi inançları ortadan silip atarak, onları gerçekçi olan bir düşünce sistemiyle tanıştırdı. Ve meleklerin varlıklar sınıflamasında konumlarını belirledi. Bundan daha önemlisi ise meleklerin tanrı olmadıklarını açıkladı.[22] Artık onlar, insanlar gibi Allah'a ibadet eden birer ruhanî varlıklar sınıfına girdiler.[23] Bütün bunlar, câhiliye devri kalıntılarını ve dünya görüşünü kökünden değiştiren, İslâm Öğretisinin, inanç ve değerlerle uyguladığı evrensel düzenlemenin küçük bir parçasından başka bir şey değildir.

Kur'ân'da kullanılan kelimelerin asıl manaları tümden değişmemiştir. Değişen, genel plân, genel sistem idi. Kurulan bu yeni sistemin yapı taşları olarak her kelime, yeni mevkisini buldu. Daha önce de söylediğimiz gibi "melek" kelimesi yine eski manasına geliyordu. Ancak, kelime, yeni sistemdeki yerine nakledilince derin semantik bir değişime uğradı.[24]

Dil bilginleri ve tefsir yorumcuları, bazı kelimelerin Kur'ân'ın nüzulünden önce câhiliye şiirinde Kur'ân'da kullanıldığı manalardan farklı kullanıldıklarını sezerek, kelimelerin lügat manalarıyla ıstılah manalarının arasını ayırıp; bu lügat manası, şu da İslâmî manası şeklinde izah etmeye çalışmış­lardır.

İbn Fâris, es-Sâhibî adlı kitabında bu değişme ve gelişmeyi şöyle açıklar: "Araplar, câhiliye döneminde babalarının dinleri ve adetleri üzereydiler. Allah, İslâmî gönderince bunların birçok dinî ve örfi durumlarını değiştirdiği gibi, dilde de bazı lafızları, belirli şartlar ve kurallar doğrultusunda, ek manalarla değişik kullanım sahalarına götürmüştür. Yine aynı eserinde o, bu konuda birkaç örnek vererek İslâm'ın bunlara kazandırdığı ilave manalardan bahseder. Meselâ; "Hac kelimesinin, Araplarda kasdetmek manasına geldiği biliniyordu. Ancak İslâm, buna çeşitli şartlar ve semboller ekledi."[25] demektedir.

Aslında Kur'ân'da her Arapça kelimenin normal standart manası vardır denebilir. Ancak, Allah, Arapça olan ilâhî vahyinde, bunların bazılarını, kendisi tarafından tayin edilen özel ve normal kullanımının dışında manalara aktarmıştır. Başka bir deyimle söyleyecek olursak, vahiyde kulla­nılan Arapça kelimelerin bazıları, tanımı Allah tarafından yapılan teknik bir manaya kavuşmuştur.[26] Daha önce sözünü ettiğimiz araştırmacılar, Kur'ân'ın kullandığı bu yeni kelimelere, İslâmî ıstılahlar adını vermişlerdir. Nitekim el-Muzhir’de şöyle denir: "Câhiliye lafzı Kur'ân da kullanılmış ve peygamberlikten önceki döneme ad olmuştur. Münafık ismi ise; İslâmî bir isim olup bugünkü manasıyla câhiliye döne­minde bilinmemiştir."[27]

Biz bu değişme ve gelişmeye, bu mütevazi çalış­mamızda bizzat şahid olduğumuzu söyleyebiliriz. Meselâ, "salât" kelimesini ele alalım. Câhiliye döneminde, mutlak du'a manasında kullanıldığını, o dönem şairlerinin beyitlerinden öğrenmekteyiz. Nitkim el-A'şâ şöyle demektedir:

"(Şarapçı), onu küpü içinde rüzgâra karşı koydu, sonra küpüne iyilikler diledi ve Tanrıdan yardım istedi.”[28]

Yine câhiliye döneminde "salât" kelimesi Kur'ân'daki "salât" düşüncesine yakın bir manada da kullanılmıştır.

Antara b. Şeddâd da bu kelimeyi kullanarak şöyle der:

"O, yer yüzünde imâm olduğu halde bütün yeryüzü kralları dünyanın her tarafından yüzlerini ona çevirirler.[29]

İslâm'da ise bu kelime, "dua" manasının yanında periyodik aralıklarla eda edilen, dilimizdeki "namaz" kelimesini ifade eder olmuştur.

Hiç şüphesiz, Kur'ân'daki terimleri sınırlamak ve onların ıstılah olup olmadığını tespit etmek kolay bir iş olmasa gerek. Çünkü bunun için Kur'ân'ı birkaç defa okumak ve ıstılah adı verebileceğimiz terimleri hangi esasa göre çıkarmak ve pratik sahada ne kadar kabul edilebilir olduğunu da tespit etmek gerekir. Kur'ân'da bir çok kelimeler vardır ki, bunları bir çerçeveye oturtturmak son derece güçtür. Meselâ, hayır, şer, sultân, ğulûl, rics, hubs ve zina gibi. Bu kelimelerin anlamları insanlar tarafından birbirine yakın manalarla anlaşılabilir şekilde kullanılır ve herhangi bir anlam farkı da doğmaz. Bu sebepten çalışmamıza bu gibi kelimeleri almadık. Biz, kelimeleri ele alırken, genelde bir lügat manasının, bir de İslâmî manasının olmasına dikkat ettik. Diğer bir ifade ile çalışmamız bir semantik çalışmadır. Semantik çalışma; dilin anahtarı olan kelimeler üzerinde tarihî bir çalışmadır. Bu çalışma yalnız konuşma aleti olarak değil, daha önemlisi, kendilerini kuşatan dünya hakkındaki anlayış ve düşüncelerin de aletidir. Yani o dili kullanan halkın, dünyayı ve hayatı nasıl kavradığını anlamak için yapılır.

Bu suretle semantik; bir milletin tarihinin şu veya bu önemli devresindeki dünya görüşünün, mahiyeti ve yapısı hakkında bir araştırmadır. Böyle bir çalışma o milleti, kendi dilindeki anahtar terimleri içerisinde ifade ettiği kültürel düşüncelerin, metedolojik analizi vasıtasıyla yapılır.[30]

Kur'ân'da bazı kelimeler de vardır ki; her toplumda bu kelimelerin manasını, anlam farkı doğmadan bulmak mümkündür. Mesela, zevâc (evlenme), talak (boşama), miras ve vasiyet gibi. Bu gibi kelimeleri de araştırmamızın dışında tuttuk. Ve yine Kur'ân'da bazı kelimeler, Kur'ân'ın ilk nüzulü esnasında kullanılmış ve hükmü öğrenilince ıstılah olma özelliğini kaybetmiştir. Nitekim Araplar, hanımlarına "sen bana anamın sırtı gibisin" sözünü sarf ettiklerinde onları boşuyorlardı. Kur'ân da bu kelimeyi kullanmış[31], ancak kelimenin aslında bir değişiklik yapmadan, onun sadece hükmünü değiştirmiştir. Yani zihar yoluyla boşamayı kaldırmış, her zıhar sözünü kullanan kişiye keffâreti şart koşmuştur.[32]

Netice olarak Kur'ân'ın dünya görüşünün teşekkü­lünde hayatî rol oynayan bütün anahtar terimler, Kur'ân'da yeni anlam kazanırlar, denebilir. Bu terimlerin hemen hepsi İslâm'dan önceki zamanlarda şu veya bu şekilde kullanılmakta idi. İslâm vahyi bunları kullanmaya başlayınca, kelimelerin kendilerinde değil, kullanıldıkları alanlarda, Mekkeli müşrik­lere hiç duymadıkları bilmedikleri manalar getirdi. Bundan dolayı müşriklerce kabul edilmez göründü. Bu kelimeler milâdî 7. asırda kullanılmakta idi, yalnız bunlar değişik kavram sistemlerine ait idiler. İslâm, bunları bir araya getirip, o zamana dek bilinmeyen yep yeni bir kavram şebekesinde birleştirdi.[33]


Kur'an'da Deyimler Ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü



Türkiye'deki Kur'an araştırmalarına göz atıldığında deyimlerle ilgili çalışmaların eksikliği, hatta yok de­necek kadar az olduğu hemen farkedilmektedir. Ge­rek te'lif ve gerekse tercüme tarzındaki çalışmaların daha çok Tefsir usulü, Kur'an tarihi, Kur'an'daki bir kavramın araştırılması veya Kur'an'ın herhangi bir konuya yaklaşımı noktalarında yoğunlaştığı bir gerçektir. Kur'an'ın tercüme­si ile ilgili çalışmalarda, son yıllarda farkedilir bir canlanma görülmesine rağmen, deyimlerle ilgili birkaç sayfalık değiniler dışında herhangi bir somut veriye rastlamak mümkün değildir. Kanaatimizce bu ilgisizliğin sebebi, "deyim"in ni­teliğine ve önemine gerekli ihtimamın gösterilmemesi ve nihayetinde de deyimlerin, Kur'an araştırmacılarının gün­deminden uzak kalmasıdır. Oysa ki konuya eğilindiğinde, deyimlerin Kur'an'ın anlaşılması açısından, ne kadar önem­li olduğu ve Türkçe Kur'an çevirilerindeki bir kısım hatanın da aslında deyimlerin doğru ve yerinde tercüme edilememesinden kaynaklandığı görülecektir.

Son derece mühim ve netameli olan böyle bir konuyu araştırmaktaki amacımız;

Kur'an'da var olduğunu öne sür­düğümüz ve çevirilerde pek dikkate alınmadığını gördüğü­müz deyimlerden kaynaklanan tercüme hatalarına işaret et­mek, bunları somut örneklerle izah etmek, konuyla doğru­dan ilgili yanlışlıkların asgari düzeye inmesine katkıda bu­lunmak ve en önemlisi "deyim olgusu"nu Kur'an'la haşır neşir olan şahsiyetlerin gündemine taşımaktır.

Abdulcelil Bilgin Ankara, 1998[34]


A- Metod



Kur'an'ın, özellikle tercüme yoluyla anlaşılmak durumunda olduğu coğrafyaların insanlarının için, me­cazi ifadelerin anlaşılmasında önemli problemlerle karşılaşıldığı bilinmektedir. Zira mecazi ifadeler, bir olayın veya durumun gerçek anlamından uzak kelime veya kelime gruplarıyla yansıtılması işlevini görürler. Yani, bu ifadeler­de kullanılan dil daha çok sembolik bir özellik göstermek­tedir. İfadelerin sembollerle anlatıldığı metinlerin, ikinci bir dile, anlam kaybına uğramadan, tercüme edilmesi ol­dukça zordur. Bu zorluğun büyük oranda bertaraf edilebil­mesi için tercüme işini üstlenen şahısların, hem tercüme et­tiği metnin dilini hem de kendi dilini çok iyi bilmesi ve kul­lanması gerekir. Özellikle her iki dilde de kullanılan meca­zi ifadelere/deyimlere, atasözlerine ve terimlere tam anlamıyla vakıf olmalı, bu tür ifadelerin kesiştiği ve ayrıştığı noktaların künhüne muttali olabilmeli ve nihayetinde dilin bütün nüanslarına nüfuz edebilmelidirler. Ancak bu gibi donanımlarla gerçekleştirilen tercümelerin sıhhatinden ve güvenilirliğinden bahsedilebilir.

Bizi deyimlerle ilgili böyle bir çalışmaya yönlendiren ana saik, Kur'an meallerinde gördüğümüz bu yöndeki eksikliklerdir. Öyle ki bu eksiklikler, yanlışlıklar sorgulanma­dığı için, bugün artık birer doğruymuş gibi telakki edil­mekte ve muhataplar tarafından herhangi bir eleştiriye tabi tutulmaksızın ilahî hakikatler olarak kabul edilmektedirler. Mesela "odun hamalı", "başımın saçı tutuştu", "kemik gev­şedi bende", "kazıklar sahibi", "kulak hırsızlığı", "kulakla­rı üzerine ağırlık vurduk" gibi ifade tarzlarının, Türkçe ko­nuşan bir insanın zihninde oluşturduğu anlam ile bunların orijinallerinin ulaştırmak istediği anlamın örtüştüğünü söylemek mümkün değildir. Fakat Türkçe meallerde yer alan bu tür ifadeler her ne hikmetse, sırf Kur'an'ın tercü­mesi olduğu için olsa gerek, yanlış olabilme ihtimali kabul edilmeyen genel geçer doğrular olarak algılanmaktadır. Oy­sa gerek yukarıda sıraladığımız ve gerekse tezimize dahil ettiğimiz bu türden tercümelerin doğru olduğunu kabul et­mek bir yana, anlamlı ifadeler olduğunu söylemek bile zor­dur.

Bu ve benzeri deyimsel ifadelerin anlaşılabilmesi için ka­dim Arap kültür ve literatüründeki anlamlarına ve tarihi arkaplanına ulaşmak gerekiyor. Böyle bir çalışma yapıldığı zaman “odun hamalı” diye tercüme edilen “Hammalete'l-hatab” [35] ın “iğrenç söylentilerin taşıyıcısı kadın”, "dedikodu yapan kadın”; “başımın saçı tutuştu” şeklinde tercüme edilen “Veşteelerre'su şeyben” [36] in “saç­larım ağardı”; “kemik gevşedi bende” şeklinde tercüme edilen “Vehene'l-azmu minni” [37] nin "yaşlandım”; “kazıklar sahibi” olarak tercüme edilen “Zü'l-evtad” [38] in “payidar mülk sahibi”, “sarsılmaz: bir salta­nat sahibi”; "kulak hırsızlığı” şeklinde tercüme edilen “isterekessem'e” [39] nin "gizli gizli dinlemek”, “kulak mi­safirliği”; "kulakları üzerine ağırlık vurduk” diye tercüme edilen “Darabna ala azanihim”.[40] in "onları uyut­tuk”, “ağır bir uykuya daldırdık” anlamlarına geldiği görülecektir.

Meseleyi daha iyi açıklayabilmek için Türkçe bir deyi­min Arapça'ya çevirisini deneyebiliriz:

Türkçe'de;”gönül vermiş, aşık olmuş, tutulmuş” birinin durumunu anlatmak için özlü bir şekilde “Abayı yaktı yakmış” deyimini kullanırız. Bu deyimi Türkçe'den Arap­ça'ya tercüme eden biri, eğer bunun Türk kültür ve geleneğindeki anlamını bilmiyorsa, muhtemelen “Hareke'l-'aba” şeklinde literal olarak tercüme edecek, fakat bu tercüme hiçbir şekilde “Abayı yakmak” ifadesinin mesa­jını/özünü yansıtamayacaktır. Zira “Hareke'l-'aba” şeklin­deki Arapça ibare, Arab'ın zihninde somut anlamdaki bir aba yakma olayını canlandıracaktır.

Eğer mütercim “Abayı yakmak” ibaresinin deyim oldu­ğunu ve Türkçe konuşan bir insan için ne anlama geldiğini biliyorsa o zaman mezkur ibareyi muhtemelen “Şeğefe/Şeğife veya 'Aşike” şeklinde tercüme edecek ve bunu bir Arab için de anlamlı bir ibare haline getirecektir ki doğrusu da böyledir. Çalışmamız süresince yüz'ü aşkın deyim tesbit et­mekle beraber bunların tamamını incelemeye almadık. Çünkü, bunların bir kısmı tekrar, bir kısmı varyant şeklin­deydi. Doğru tercüme edildiğine kanaat getirdiğimiz bazı deyimleri de keza çalışmamıza dahil etmedik. Bu durumda “Birinci Bölüm”de “dil” olgusu üzerinde, özlü bir şekilde, durduk. Ardından deyim konusuna geçe­rek bunların dil içindeki yeri ve diğer mecaz gruplarıyla ilişkisi, benzer ve farklı yönleri üzerinde çalıştık. Deyimler­le daha yakın bir ilişki içinde olmaları hasebiyle atasözleri ve terimlere nispeten ayrıntılı bir şekilde eğilme ihtiyacı duyduk; benzer ve farklı yönlerini örneklerle ortaya koy­maya çalıştık. Bunlardan sonra zihnimizde belirginleşen “deyim” tanımına uygun bulduğumuz ibareleri Kur'an'ı baştan sona defalarca okuyarak ayıkladık. Ayıkladığımız ibarelerin sağlamasını yapmak için de bunların artık birer klasik haline gelmiş eserlerdeki karşılıklarına baktık ve ye­ri geldikçe konuya hakim olduğunu bildiğimiz zatlarla me­seleleri tartıştık. Bu faaliyetler neticesinde deyim olduğu kanaatini uyandıran ibareleri çalışmamıza dahil ettik.

İkinci Bolüm'de üzerinde çalıştığımız deyimlerin hangi anlamda kullanıldığını göstermek için muteber tefsir ve sözlüklerden alıntılarda bulunduk. Alıntılardan sonra alim­lerin söz konusu deyimlerle ilgili görüşlerini özetledik. Bundan sonraki aşamada ise mercek altına aldığımız 16 (on altı) mealde üzerinde durduğumuz deyimin karşılıklarını kronolojik olarak sıraladık. Bu noktada alıntıları mümkün mertebe çalışmamızın temelini teşkil eden ibarelerin dışına taşırmamaya özen gösterdik.

Meallerden yaptığımız alıntılarla beraber deyimlerin an­lamlarıyla ilgili tercümelerin doğruluğu veya yanlışlığı be­lirginleşiyordu. Zira tefsir ve lügat kitaplarından yapılan alıntılarla meallerden yapılan alıntıların karşılaştırılması sonucunda, meallerdeki doğru veya yanlış tercümeleri tes­pit etmek artık zor olmuyordu. Ancak yine de biz, kaynak eserleri baz alarak mütercimlerden isabet edenleri ve hatalı tercüme yapanları tasnif edip kendi adımıza da bazı değer­lendirmelerde bulunduk. Söz konusu değerlendirmelerin akabinde, deyim için bazen kendi kanaatimizi bazen de herhangi bir mütercimin kanaatini yansıtan karşılık öneri­lerini dile getirdik. Son olarak da önerdiğimiz karşılıkların bazen birini bazen de daha fazlasını ayet üzerinde uygula­mayı denedik. Bu esnada kısa olan ayetlerin tümünü metin olarak çalışmamıza dahil ederken uzun olan ayetlerin me­ramımızı ifade edecek yeterlilikte olduğunu düşündüğü­müz kısımlarını naklettik. Üzerinde çalıştığımız deyim, eğer ayetin tümünü ihtiva ediyorsa bununla ilgili olarak sa­dece karşılık önerilerini yazmakla yetinip ayrıca örnek üze­rinde uygulama gereği duymadık. Şunu da özellikle belirt­meliyiz ki naklettiğimiz ayet meallerinin deyimsel unsurla­rı dışındaki kısımlarının tercümelerine müdahale etmedik. Bu noktada daha çok Elmalı, Yavuz ve Esed'in tercümeleri­ne müracaat ettik. Deyimlerin sıralanışını ise, ilk kelimenin kök harflerini esas alarak yaptık. Çalışmamızı tezin özeti, sonuç ve bibliyografya bölümleriyle sonuçlandırdık.[41]


B- Çalışmada Kullanılan Kaynaklar



Tezimizde kaynak olarak kullandığımız eserleri dört grup­ta toplayabiliriz: [42]

1. Mealler



Çalışmamıza kaynaklık teşkil eden mealleri iki ana kri­tere göre tayin ettik

a) Cumhuriyet döneminin başından bugüne kadar deği­şik zamanlarda yazılmış olmakla beraber toplu olarak düşünüldüğünde söz konusu sürecin tümüne hitap etmesi. Bunu sağlamak için, 1935'li yıllarda kaleme alınan Elmalı'nın meali ile 1998 yılında yayınlanan Şaban Piriş'in meali ve bu ikisi arasında farklı zamanlarda yazılmış ve yayınlanmış mealler üzerinde çalıştık. Çalışmamıza dahil ettiğimiz meallerin sayısı toplam 16 tanedir.

b) Meallerin rağbet görmesi ve mütedavil olması, bunu gerçekleştirmek için ise meal dünyasına yakın şahıslarla ve ilgililerle fikir teatisinde bulunarak esas alacağımız mealle­ri belirledik. [43]


2- Tefsirler



Seçtiğimiz tersirlerin işlediğimiz konuya açılım kazandı­racak nitelikte filolojik yönü belirgin eserler olmasına özen gösterdik. Bu bakımdan Ferra (Ö. 207 H.) ve Zemahşeri (Ö 538 H.)nin tefsirlerini başat eserler olarak değerlendirdik. Ancak Ferra'nm tefsiri Kur'an'm bütün ayetlerini içermedi­ği için her konuda faydalanmamız mümkün olmadı. Buna mukabil Zemahşeri'nin tefsirinden ise hemen hemen bütün konularda faydalandık. Mezkur iki müfessirin eserleri dı­şında, daha sonraki dönemlerden günümüze kadar geçen süreçte yazılan eserleri de ihmal etmedik. Tezimizin tefsir kaynaklarını sadece ilk dönem eserleriyle sınırlandırmama­mız, söz konusu deyimin farklı ve birbirinden uzak zaman dilimlerinde yaşayan işin uzmanı alimlerimiz tarafından çoğu kez aynı doğrultuda, doğru bir şekilde anlaşıldığını gösterme kanaatine mebnidir.

Bu amaçla Semerkandi (Ö. 373 H.), Nisaburi (Ö 555 H), İbn-i Mülekkin (Ö 804 H), Esed (1900-1992 M.), Mevdudi (1903-1979 M) ve hâlâ hayatta bulunan Sabuni ve Zuhayli gibi şahıslardan da yararlanmakta herhangi bir mah­zur görmedik. Ancak, tezimizin tümü göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılacak olursa, en çok istifade ettiği­miz şahıslardan birinin Zemahşeri, diğerinin ise Zemahşe­ri'nin adeta yüzyılımızdaki versiyonu Esed olduğunu rahat­lıkla söyleyebiliriz. [44]


3. Lüğat Kitapları



Tezimizi temellendirmede müstağni kalamayacağımız eserler arasında lügat kitaplarının oldukça önemli bir yere sahip olduğunun bilinciyle İslam dünyasında ve Batı'da yüzyıllardan beri referans kabul edilen klasik eserlerden de mümkün mertebe yararlanma yoluna gittik. Bu bağlamda, İsfahani (Ö 502 H)'nin Müfredat'ı, Zemahşeri (Ö 538 H)'nin Esasu’l-Belağa'sı, İbn-i Manzur (630-711 H)’un Li­sanu’l-Arab’ı ve Firuzabadi (Ö 817 H)’nin Kamusu’l-Muhit’i çalışmamız müddetince yanıbaşımızdan ayırmadığımız eserler idi. [45]


4- Konuyla İlgili Araştırmalar



Bu bölümde, konumuzla ilgili olabileceğini düşünüp okuduğumuz ve istifade ettiğimiz eserleri zikredebiliriz. Daha çok son zamanlarda, özellikle Kur'an çevirileri üzeri­ne yazılan eserler bize oldukça yardımcı oldu. Bunlarla be­raber, ifadelerin hakikat mi mecaz mı olduğunu netleştir­mek için gerekli temel bilgileri elde etme sadedinde, bazı mantık ve belagat kitaplarına da müracaat etme zarureti hissettik.

Dördüncü bölümü teşkil eden eserlerin bir kısmını şu şekilde sıralamak mümkündür. Kitapların künyesi bibliyografyada ayrıntılı bir şekilde yer aldığı için biz buraya sa­dece eser ve sahiplerinin adını almayı yeterli görüyoruz:

1. Anlambilim ve Türk Anlambilimi - Doğan Aksan

2. Belagat - Nusreddin Bolelli

3. Edebiyat Bilgi ve Teorileri - Kaya Bilgegil

4. Her Yönüyle Dil - Doğan Aksan

5. İsaguci (Klasik Mantık) - Esirüddin el-Ebheri

6. Kur'an'a (Bilimsel- Filolojik-Pratik) Yaklaşımlar -JJ.G. Jansen

7. Kur'an Sempozyumu 1-2 Bilgi Vakfı

8. Kur'an Sempozyumu 1-2 Fecr Yayınları

9. Kur'an Tetkikleri (1, 2, 3, 4)-Dücane Cündioğlu

10. Cumhuriyet Dönemi Kur'an Tercümeleri - Salih Akde­mir

11. Türkçe'nin Gücü-Doğan Aksan

12. Türk Şiir Bilgisi-Cem Dilcin

Çalışmamız süresince Ferra'nın Meani’l-Kur’an’ı, Zemahşeri’nin Keşşaf ve Esasü’l-Belaga’sı, Semerkandi’nin Bahru’l-Ulum’u, Mülekkin’in Garibu’l-Kur’an’ını, Nisaburi’nin Vadhu’l-Burhan’ı, İbn-i Manzur’un Lisanu'l-Arab’ı, İsfahani’nin Müfredat’ı, Firuzabadi’nin Kamus’u ve Zuhayli’nin Veciz’inin orijinallerinden (Arapça asıllarından); Esed’in Kur’an Mesaj’ı, Mevdudi'nin Tefhim’i ve Sabuni’nin Safvet’inin Türkçe tercümelerinden yararlandık. [46]













[1] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 25-38.

[2] Doğan, Aksan, Anlam Dili ve Türk Anlam Bilimi, Ankara, 1971, s., 11.

[3] ilk basımı: Paris, 1897.

[4] a-g-e., s., 12.

[5] Hornby, As., Learner's Dictionary, Oxford, tsz., s., 798.

[6] Korzybski, Alfred, Science and Sainty, America, 1958, s., 19.

[7] Erüz, Salih, Kahraman, Aksakal, Türkçe Sözlük, İst. 1984, s., 835.

[8] George, A.Theoders and Achilles G. Theodorson, Modern Dictionary of Sociolog, New York, 1969, s., 376.

[9] Atay, Hüseyin, "Semantik" E.Ü. S. B.E. Dergisi, sayı: 7,Yıl, 1996, s. 114.

[10] Özsoy, Ömer, Sünnetullah, Ankara, 1994, s. 25.

[11] İbrahim: 14/4

[12] Yûsuf: 12/2.

[13] Kırca, Celal, “Kur 'ân 'ı Anlamada Dil Problemi” Kur'ân Mesajı, sayı, 9, Temmuz, 1988, s., 36. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Araplar'da bu konuda yapılan en kapsamlı çalışma, Ûde Halil Ûde tarafından yapılan ve daha sonra 1985'te Ürdün'de et-Tatavvâru'd-Dilâli beyne Luğat'i'ş-Şi'ri ve'l-Kur'ân, adıyla yayım­lanan yüksek lisans tezidir.

[14] Watt, Montgomery, Hz. Muhammed Mekke 'de (terc. M. Rami Ayas, Azmi Yüksel), Ankara, 1986, s. 89.

[15] Doğan, Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, Ankara, 1982, sunuş, s. 1.

[16] Izutsu, Toshihiko, Kur'ân 'da Allah ve İnsan (terc. Süleyman Ateş), Ankara, tsz., s. 16, 17.

[17] Özsoy, a.g.e., s. 26.

[18] Zarzur, Adnan Muhahammed, Ulumu'l-Kur'ân, 3. baskı. Beyrut, 1991, s. 15, 16.

[19] Doğan, Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dil Bilimi, Ankara, 1982, 3, 213 vd.

[20] Kırca, Celal, a.g.m., s. 35.

[21] en-Necm: 53/27.

[22] Toshihiko, İzutsu, Kur'ân'da Allah ve İnsan, s. 19.

[23] Nisâ: 4/172.

[24] a.g.e., s. 20.

[25] İbn Fâris; Ebu'l-Hasan Ahmed, es-Sâhibî (nşr. es-Seyyid Ahmed Sakr), Mısır, 1368,78, 86.

[26] İzutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı (terc. Ayaz, Selahaddin), İst., 1984, s. 89.

[27] es-Suyûlî, Abdurrahman Celâlüddin, el-Muzhir fi 'Ulûmi'1-Luğa ve Envâ'ıhâ (nşr. Heyet), Mısır, tsz., 1, 301.

[28] el-A'şâ, Meymûn b. Kays b. Cendel, Divânu'l-A'şa (şerh, İbrahim Cuzeynî), Beyrut, 1968, s. 197.

[29] Antara b. Şeddâd b. Kurâd el-'Absî, Dîvânu 'Antara, Beyrut, 1958. s. 213.

[30] İzutsu, Kur'ân'da Allah ve İnsan, s. 15.

[31] bkz.. Mücâdele: 58/2, 3, 6.

[32] bkz. Mücadele: 58/2-4.

[33] İzutsu, a.g.e., s.16. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 9-12.

[34] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 7-8.

[35] Mesed: /4

[36] Meryem: 19/4

[37] Meryem: 19/4

[38] Sad: 38/12; Fecr: 89/10

[39] Hicr:15/18

[40] Kehf: 18/11

[41] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 9-13.

[42] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 13.

[43] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 13-143.

[44] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 14.

[45] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 15.

[46] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 15-16.


16.02.2009 tarihinden beri 4590 defa okundu. Son takip: 21.01.2017 - 02:15