Dîn

Dîn, ceza demektir. "Karşılığını verdi" anlamına gelen "Dâne" fiilinden türemiştir. Yani yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı manâsını ifade eder. Nitekim "Yaptığın gibi sana karşılığı verilir"[85] mânâsına gelen "Kemâ tedinu tedâne" hadisinde de bu mânâda kullanılmıştır.

Dîn kelimesi Arap­ça'da, ceza, hesap, hüküm verme (kaza), siyaset, itaat etme, adet, durum, kahır, nihayet bunlarla ilişkili olarak ve hepsinin binası ve ölçüsü olan millet ve şeriat an­lamlarına gelir. Dîn kelimesi, ce­za, mükâfat veya itaat etmekten mastar mânâları ile ilişkili olarak tâbi/uyan ile uyulması gerekli olan arasındaki nisbetin ismidir. Bu bağlılık (nisbet) ilgi duyulması gereken tarafından düşünüldüğü zaman sevap ve ceza ile anlam­landırılır. Tâbi (uyan) tarafından düşünüldüğü zaman canı gönül­den itaat ifade eder.

Dîn kelimesinin doğrudan doğruya bir "kıyamet" manası yoktur. Bu kelimenin iki geçerli tefsiri vardır.

İlk önce ceza; gelecekte so­rumluluk, sorumluluk duygusu, sorumluluğu yerine getirme, ma­nalarını da içine alır. Bunun için "yevmi'd-dîn"in dilimizde bir is­mi de "rûz-i ceza" (ceza günü)dür. Ecza/karşılık kelimesi, yalnızca ikab (ceza) ve ukubet (azap, işkence, maddî ceza) olma­yıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını ecrini ver­mek manasına mastardır. Ve isim olarak bu karşılığa da söylenir.

Din kavramı, deyn kelimesinden türemiş olup borç almak, borçlanmak, minnettar olmak, bir hissin tesiri altında olmak, boyun eğmek, hüküm ver­mek gibi manalarının yanısıra takdir-i ilahî ve kıyametteki mahkeme anlamlarına da gelen bu kavram, aynı zamanda Allah'ın bir sıfatıdır.

İddia etmek, itiraf etmek, imanı ikrar etmek anlamlarında din, 'takva' de­mektir.

Ayrıca sahip olmak, itaat etmek, ceza veya mükafaat vermek, din edin­mek, millet, âdet, siret, durum, ibadet, hukuk, saltanat, idare, yağan yağmur, tevhid manaları da vardır.

Bir hissin tesiri altında kalmak anlamıyla, insanın psikolojik yapısıyla; borçlanmak anlamıyla, ekonomik hayatla; iman etmek manasıyla, Allah ile; yağan yağmur anlamıyla da tabiat kanunlarıyla ilgili olan din kavramı, âdet ve durum manasıyla da toplumsal hayatı ilgilendirmektedir.

Dîn, akıl sahiplerini güzelce, kendi özgür iradeleriyle, bizzat hayırlara sevk eden bir "vaz'ı ila­hî" (ilahî kanun)dur. Ancak iyili­ğe sevk etmek ancak hak dinin bir tanımıdır. Batıl dinlerde ise bu sevk bir vehim üzerine kuruludur.

Dinin şartı akıl ve istektir. Bundan dolayı, cansızlar, bitkiler, hayvanlar, akılsızlar, çocuklar, bunamış ihtiyarlar din açısından so­rumlu değillerdir. Dinin meyvele­ri hayırlı ve iyi olan şeylerdir. Bundan dolayı esas dindarlık iyiliği Allah katında iyi olduğu için tercih edip yapandır. Bunun için dinin en belirgin özelliği Allah'ın koyduğu bir yasa olmasıdır.

Dîn, Arapça'da ceza, hesap, kaza, siyaset, adet, hal, kahr bü­tün bunlarla ilişkili olarak millet ve şeriat mânâlarına da gelir. As­lında ceza (dîn) kelimesi yalnız azap, eziyet demek olmayıp, bir şeyin iyi ve kötü karşılığını ver­mek mânâsına mastardır ve isim olarak bu karşılıklar için de kulla­nılır. Din, iman ve amel konusu olarak, akıl ve irade hürriyetine (ihtiyara) sahip kimselere teklif edilen hak ve hayır kanunlarının bütünüdür. Buna millet ve şeriat da denilir. Dindarlıkta esas olan bu kanunların sevilerek uygulan­masıdır.

Bundan dolayı din denince sorumluluk duygusuyla karışık kendi istek ve iradesiyle bağlılık isteyen ve kendisine bağlananları kötülük ve uğursuzluktan koru­yarak, hayra ve mutluluğa götü­ren, aksi halde, yani kendi istek ve rızası ile iyi uyulmadığı ve uy­gulanmadığı, aykırı davranışlar­dan sakınılmadığı zaman doğru­dan doğruya hayır ve mutlulu­ğun zıddı olan kötü sonuçlar ile ceza gerektiren hükümlerin zorla ve kaçınılmaz olarak uygulanaca­ğını gösteren, ümit ve korkunun hedefi, hayranlıkla ve son derece saygı ile kulluk edilen hikmet sa­hibi bir yaratıcı ve yetiştiricinin ortaya koyup, uyulmasını teklif ettiği bir mükâfatlar ve cezalar kanunu veya ona itaat ve teslimi­yet de anlaşılır.

Kısacası din ve dindarlığın bütün manası, itaat ve bağlılık an­lamıyla selametin sağlanmasında toplanır. İslâm'ın manası da fay­dalı bir selamet, katıksız bir tesli­miyet ve bağlılıkta toplanır. Din kavramı mutlak anlamı ile ele alınsa bile mutlak olarak İslâm kelimesiyle eşit ve eş anlamlıdır. Hangi din ele alınacak olursa ol­sun, onun temelinin teslimiyet ve boyun eğmekten ibaret olduğu görülür.

Bu nedenle din, irade ve akıl sahipleri arasında anlaşmazlıkları ve didişmeleri bir yana bırakıp, toplumsal barışı sağlayan bir ka­nundur. Bununla yalnız insanlar arasındaki uyum değil, insanlarla Allah arasında bir uyum sözleş­mesi de vardır. Din sayesinde ya­ratanın iradesi ile yaratılanın ira­desi arasında bir uyum sağlanmış olur. Kul Allah'ın dilediği gibi is­ter, Allah da kulun dilediği gibi yapar.

Kur'ân'da 62 âyette geçen bu kelime, Arapça'da birkaç anlamda kullanılmaktadır. Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1- Üstünlük, egemenlik, itaata zorlama, kişileri ister hür, ister köle olsun, kuvvet kullanarak zorla itaat ettirmek.

Bu manayı 'Amr b. Kulsûm'un şu beytinde görmekteyiz:

"Biz Seyfoğlu 'Alkame'nin şerefinin varisleriyiz. O, bize zor alınmış olan şeref kalelerini açık bıraktı."[86] Görüldüğü gibi şiirde "din" kelimesi, "kalelerin zorla alınması" anlamında kullanılmıştır.

2- Birinin hizmetine girmek, uşağı olmak, zillet ve boyun eğme­yi kabullenmek

Bu tanımda geçen "kabullenmek" ifadesi dikkat çekicidir. Çünkü bir kimsenin hizmetine girmek, onun uşağı yani hizmetçisi olma durumu zorla gerçekleşti­rilebilir. Ancak, boyun eğmeyi ve zilleti kabullenmek, üstün­lüğün ve hakimiyetin etkisinden kaynaklanmaktadır denebilir.

Zuheyr b. Ebî Sulmâ'nın şu beyti yukarıda verilen anlama uygundur:

"Eğer sen benden kaçıp, Benî Esed kabilesinin Cev vadisinde 'Amr'ın himayesine sığınsan, hatta aramıza Fedek de girse yine elimden kurtulamazsın."[87]

Görülüyor ki; düşmandan kurtulması için, birinin himayesine sığınması, "din" kelimesiyle ifade edilmiştir. Şiirde geçen "Amr'ın himayesine sığınmak" ifadesi, "Kur'ân'da "Kral'ın hükmü"[88] şeklinde yer almaktadır.

3- Kanun, adalet, millet, huy.

Nitekim câhiliye şairlerinden olan Sa'id b. Cu'eyye aşağıda verilen şiirinde kelimeyi bu anlamda kullanmıştır:

"Tekrar eski huyum "dinim" bana döndü ve ben, sanki göğüs kaburgalarımın arasında bir tel gerilmiş gibi idim."[89]

4- Ceza, mükâfat, muhakeme ve hesap günü.

Sehl b. Şeb'ân'ın şu sözü buna örnek olarak gösterile­bilir:

"Biz onların kötülüklerine sabırla dayandık. Fakat kötülükleri o derece aşikâr oldu ki, biz de kalktık, onların bize yaptıklarının karşılığını verdik."[90] Anlaşıldığı üzere burada "din," "ceza, yapılan muameleye göre karşılık verme" anla­mında kullanılmıştır. Kur'ân'da, Fatiha sûresi 3. âyetinde "din", beyitteki manaya uygun bir anlamda kullanılmıştır.

Câhiliye devri Araplarında "din," ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kollektif kabile şuurunun davranışları şeklinde tezahür eden bir görüntüydü. Yoksa o, realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu, düşünce biçimi değildi. Kısaca inanç sosyal çevrenin empoze ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak, körükörüne, robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli olan atalara bağlı kalarak örfe ve adetlere uygun şekilde hareket etmekti.[91]

Görüldüğü gibi "din" kelimesinin İslâm'dan önceki dönemdeki yaygın kullanışı, adet ve huy anlamındadır. Fakat Kur'ân, bu kelimenin anlamını biraz daha entel bir hale getirerek, ona kanun[92] anlamını yükledi.

Yine aynı şekilde, daha önce Arapça'da hiç kullanılmadığı halde "dîn"e ceza[93] manası kazandırdı.[94]

Câhiliye dönemini takip eden, İslâmî dönemde ise "din," yukarıda zikrettiğimiz manalara yakın bir anlamda kullanıldığı görülmektedir. Ancak bu kavram, günümüzde yukarıdaki anlamlardan daha öte, "Allah'ın insanlara, peygamberler vasıtasıyla, tebliğ ettiği bir düzen, bir metod, bir yol ve takip edilmesi gereken kurallar topluluğu[95] şeklinde tanımlanmaktadır.

Bu anlamıyla "din" Kur'ânî bir ıstılah olmuştur. Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki; Kur'ân'ın sergilediği din, insana, tepeden inme dayatılan bir olgu değildir. Bu itibarla denebilir ki, dinin gayesi, insanı zorunlu kulluktan kurtarıp, onu serbest seçime dayalı bir kulluğa yükseltmektir.

Din kavramının Kur'an'daki manaları:

1- Tevhîd

"Şüphesiz Allah indinde dîn (tevhîd), islâm'dır/teslimiyettir." [96]

"O halde dîni (tevhidi) O'na halis kılarak Allah'a ibâdet et!" [97]

"Gölgeler gibi dalgalar sardığında onları, dînlerini O'na hâ­lis kılarak O'na du'â ederler"[98]

"Sen yüzünü hanif olarak dîne ‘tevhide) çevir "[99]

"Gemiye bindiklerinde dîni (tevhidi) O'na halis kılarak Allah'a du'â ederler." [100]

2- Hesâb

"Dîn (hesâb) Günü'nün mâliki..." [101]

"Bu, Dîn (hesâb) Günü'dür." [102]

"Onlar ki, o Dîn (hesâb) Gününü tekzib ederler." [103]

"Gerçekten biz hesaba (dîn kökünden medinûn) mı çe­kileceğiz?" [104]

"Hesaba (dîn kökünden medinîn) çekilmeyecek ise­niz..." [105]

3- Hükm

"Zina eden erkek ile zina eden kadına celde vurun: o ikisinden her birine yüzer celde. Allah'ın dîninde (Allah'ın zinakâr hakkındaki hükmünü tatbik hu­susunda) o ikisine acıyacağınız tutmasın!" [106]

"Melik'in dîninde (kralın hükm ve yargısına gö­re) kardeşini alıkoyacak değildi." [107]

4- Kulların kendisiyle Allah'a itaat ettik­leri kurum

"Rasûlü'nü hidâyet ve hak dîn (İslâm dîni) ile gönderen O'dur; onu her dîne üstün kılmak için (İslâm dinini, Allah'a itaat olmak üzere tâbi olu­nan diğer dînlerden üstün kılmak için); müşrikler hoşlanmasalar da." [108]

"Rasûlü'nü hidâyet ve hak dîn {İslâm dîni} ile gönde­ren O'dur; onu her dîne üstün kılmak için {İslâm dî­nini, Allah'a itaat olmak üzere tâbi olunan diğer dînlerden üstün kılmak için); müşrikler hoşlanmasalar da" [109]

"Rasûlü'nü hidâyet ve hak dîn (İslâm dîni) ile gönderen O'dur; onu her dîne üstün kılmak için (İslâm dînini, Allah'a itaat olmak üzere tâbi olu­nan diğer dînlerden üstün kılmak için)." [110]

5- Millet (dîn ve şeriat)

"Hanif olarak İbrâhîm'in milletine..."[111]

6- Tabiat Kanunu:

Buna "yaratılış kanunu" da diyebiliriz. Bu anlamıyla, şu ayette yer almaktadır:

“O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine. Allah'ın insanları üzerine yarat­mış olduğu tabiat kanununa (fıtratına) çevir. Allah'ın yaratışında değişme bu­lunmaz. Dosdoğru din de budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [112]

Yüce Allah bu ayetle önemli ve evrensel bir eğitim ilkesini ortaya koy­maktadır. İnsanları eğitirken, onların yaratılış kanununa dikkat etmek zorun­dayız. "Yüzünü çevir" ifadesi, "Dikkat et!" demektir. Allah'ın insanları yarattığı tabiat kanunu denen dine dikkat etmenin değişmeyen bir eğitim ilkesi olduğunu yine ayet söylemektedir.

Bu ayette din kavramı, tabiat kanunu (fıtrat) anlamında kullanılmıştır. Fıt­rat kanunu, bütün insanların müşterek özellilerinin adıdır. Tabiat kanunu, as­lî ve ilk yaratılışı ifade etmektedir. İnsanın tabiatını değiştirip, başka bir tabi­atta insan yaratmak mümkün değildir. İşte bu noktada din ile yaratılış kanu­nu birleşmektedir. Yüce Allah insana varlıklara karşı bir eğilim duygusu ver­miştir. Bütün insanlarda bu duygu kanun olarak vardır. Aynı şekilde din bu eğilimin iman halinde aşkın bir varlığa bağlanmasını da ifade etmektedir. Kur'anî deyimle bu yüce varlık Allah Teala'dır. Yaratan ile yaratılan arasın­daki ilişki de bir tabiat kanunudur: tıpkı doğuranla doğurulan arasındaki iliş­kinin inkar edilemeyen kanunu gibi.

Bu manada dinin varlığını kimse inkar edemez; çünkü tabiat kanunlarını inkar etmek gibi büyük bir hata işlemiş olur. İki hidrojen atomunun bir oksi­jen atomu ile birleşmesi sonucunda suyun meydana geleceğini inkar etmek mümkün müdür? Var olan ölümlü varlığın bir yaratıcısı olduğu gerçeği de aynı kanun kadar geçerli ve sağlamdır. İnsanın yaratılışını belirleyen ruh-beden ilişkisi, hücrelerin, organların bir bütün halinde çalışmalarındaki bağla­rın varlığı, aynen Allah ile kendi arasındaki ilişkilerin tabiatına benzemekte­dir. Onun içindir ki, tabiat kanunu din, din de tabiat kanunu olmaktadır.

7- Borç:

Şu ayette din, borç ve borçlanmak manasında geçmektedir:

“Ey iman edenler! Belirlenmiş bir sü­re için birbirinize borçlandığınız vakit, onu yazın."[113]

Borçlanmayı kayıt altına alma inkılabını yapan Kur'an, borcu din, dini de borç yapmıştır. Nisa: 4/l1-12'de de borç manasında din kavramının değişik bir kalıbı kullanılmaktadır.

Borçlanmak, iktisadî hayatın olmazsa olmazını teşkil etmektedir. Borç vermek, hayırlı bir iştir. Borç almak da kaçınılmaz bir kanunun sorumluluğu­nu yüklenmektir. Borcunu ödemek o kadar önemlidir ki, din ile aynı manayı paylaşmaktadır. Borcunu ödemek bir hakkın ödenmesi demektir. Dinin bir manası da Allah'a olan borcunu ödemenin kurallarıdır. Allah'a olan borcu ödemekle, kula olan borcu ödemek aynı derecede önem kazandığı için din kavramıyla ifade edilmektedirler.

Kul hakkı da bir borçtur. Yüce Allah dine tabiat kanunu ve borç manaları vermekle kul hakkını dini ile aynı derecede değerli tutmaktadır. Kul hakkını çiğnemek, hem günah hem de ayıptır. Onun içindir ki kul hakkı, dinin ana unsurunu teşkil etmekte ve dine bizzat adını vermektedir. Kul hakkına riayet etmeyen, dine de riayet etmemiş olur.

8- Hukuk:

Din kavramı; hukuk, âdet manasında Kur'an'da yer almaktadır:

“Bunun üzerine Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya baş­ladı, so a da onu, kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yusuf a böyle bir ted­bir öğrettik, yoksa kralın kanununa (dinine) göre kardeşini alıkoyamayacaktı.” [114]

Ayette geçen din kavramı, kanun, hukuk manalarını ifade etmektedir. Bü­tün ilahî dinler birtakım hukuk kuralları içerirler. Yüce Allah din gönder­mekle, insanlara nasıl kanun yapılacağını öğretmiştir. Hukukun üstünlüğü­nü ve kanun koymayı insanlara Yüce Allah'ın öğrettiğini Şura: 42/l3'ten de öğ­renmekteyiz.

Kanun yapmayı öğrenen insanın, hukuk prensiplerine uygun düştüğü sürece, yaptığı kanunları, Allah'ın geçerli saydığını Kur'an'dan öğrenmek­teyiz. Mesela, İslâm'ın olmadığı dönemde kıyılan nikahları Allah geçerli kabul etmektedir. Hz. Peygamber'in 25 yaşında kıydığı nikah İslâm döne­minde yenilenmemiştir. Diğer taraftan, Tebbet suresinde "Ebû Leheb'in ka­rısı", Tahrim suresinde "Firavun'un karısı" ifadeleri, kâfir olmalarına rağ­men, nikahlarının Allah tarafından kabul edildiğini göstermektedir. Demek ki nikah/evlilik evrensel bir olgu ve akiddir. Nikahın şartlan da evrenseldir.

9- Ceza Ve Mükafaat:

Din kavramı, Kur'an'da karşılık (ceza ve mükafaat) anlamında pek çok ayette geçmektedir. Her gün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha: 1/4 ayeti şöyledir:

“Ceza ve mükafaat gününün sahibidir.”

Ayette geçen din kavramı, ceza ve mükafaatı ifade etmektedir. İyi ve kötü davranışların değerlendirileceği ve hükme bağlanacağı güne bu ad verilmek­tedir. Sorgulama ve hesap günü demektir. Dünyada haksızlığa uğrayan ve hakkını alamayanların ve yanlış davrananların karşılıklarının verileceği za­mana din günü ismini veren Allah, bu ifadesiyle insanları yanlış davranışlar­dan caydırmayı istemektedir. Bunu bir misalle daha iyi anlatabiliriz: Cehen­nemin varlık sebebi, insanları günah ve yanlış davranıştan caydırmaktır. Buna rağmen caymayanlara da cehennemin ateşi gösterilir. İlahî hukukun uygulan­dığı o güne, "ceza ve mükafaat" günü denmektedir. Bu, din kavramıyla gün ke­limesinin bir araya gelmesi ile oluşan bir ifadedir.

Mearic: 70/26'da ceza ve mükafaat gününe inananlar ele alınırken, Müddessir: 74/46'da ise bu ceza gününü inkar edenlerden bahsedilmektedir:

“Ceza gününün doğruluğuna inananlar.”[115]

“Ceza gününü de yalan sayıyorduk.” [116]

Her iki ayet de şunu ifade etmektedir: Din gününe (ceza gününe) inan­mak, Kur'an'ın önemli bir iman ilkesidir. İslâm dini, din gününe inanmayı şart koşmaktadır. O güne inanmayanlar, yine o günde pişman olacaklar ve bu inançsızlıklarını orada itiraf edeceklerdir. Çünkü ceza gününde, hesap verip inkarlarının karşılığını göreceklerdir.

Ceza ve mükafaat gününün en önemli vasfı hakkında İnfitar suresinde şöyle buyuruluyor:

“Ceza günü nedir bi­lir misin? Nedir acaba ceza günü? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah'a kalmıştır.”[117]

Demek ki o gün, kimsenin kimseye bir faydasının dokunamayacağı ve hü­küm sahibinin Yüce Allah olacağı bir gündür. Bu bize şunu ifade ediyor: Hu­kukî meselelerde tarafsızlık şarttır. Hukukun karşısında fertler eşit muamele­ye tâbi tutulmalıdırlar. Suç ferdîdir. Başkasının suçunu diğerleri çekemez. Hukuk yanıltılmamalıdır.

Hukuk karşısında, fertlerin statüsü gözönünde bulundurulamaz. Suçların cezalandırılmadığı ve başarıların ödüllendirilmediği toplumlar medenî olamaz­lar. Böyle bir toplum aşiret toplumudur. Halbuki İslâm medeniyet dinidir.

Medenî toplumlar hukukun hakim olduğu toplumlardır. Medenî insan, hu­kuka göre davranan insan demektir. 'Medenî' kavramı, dinden gelen bir kav­ramdır. 'Şehir' anlamına gelen medine, hukukun uygulandığı yer demektir. Böyle bir yerde yaşayan insanlar da medenîdirler.

Onun için Peygamberimiz, Arabistan'daki 'Yesrib' şehrinin adını 'Medi­ne' olarak değiştirmiştir. İslâm dininin her şeyden önce bir hukuk dini oldu­ğunu ve hukuk toplumunun da medenî bir toplum olması gerektiğini vurgu­lamak için Resulullah, Yesrib'in adını Medine yapmıştır. Daha açık bir ifade ile, Hz. Peygamber, farklı inanç ve dinlere mensup olan insanları müşterek bir hukukla idare etme zaruretini görmüş ve bir anayasa yapmak suretiyle de bunu tatbik sahasına koymuştur.

10- Yol:

Kur'an-ı Kerîm'de geçen millet kavramına, İslâm alimleri din manasını vermişlerdir. Millet kelimesi, aslında yol demektir. Dinin anlamlarından biri de yol'dur. Demek ki millet ile din, 'yol' anlamında bir araya gelmektedirler. Al­lah şöyle buyurmaktadır:

“Sen onların milletine tâbi olmadıkça, yahudi ve hristiyanlar asla senden razı olma­yacaklardır. De ki: "Dosdoğru yol Allah'ın yoludur". Sana gelen ilimden so a sen onların arzusuna uyacak olursan, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı var­dır.” [118]

Ayette üç kavramı bir arada görmekteyiz: millet, hidayet ve heva (arzu). Bu kavramlardan hidayet 'millet'i, heva da hidayetin zıttı olan 'yol'u tanım­lamaktadır. Millet genel manada dini/yolu ifade ederken, hidayet özel mana­da doğru olan "dinin yolunu" ifade etmektedir. Heva ise, insana sapık yolu çizen arzuların tümünü ifade etmektedir.

En'âm suresinde millet ile din bir araya gelmektedir:

“De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in mil­letine iletti. O, ortak koşanlardan değildir." [119]

Ayette hidayet, doğru yol, doğru din ve millet kavramları bir örgü meydana getirmektedir. Hidayet kavramı yüklem olarak kullanılırken, diğerleri cümlenin tümleci olmaktadırlar. Ama bu kavramlar birbirlerini manalandırmaktadırlar. Doğru yol 'doğru din' demek, doğru din de 'millet-i İbrahim' demektir. Hepsinin ortak anlamı 'doğru yol'dur.

Demek ki din, doğru yolun kendisi olduğu gibi, aynı zamanda o doğru yolu da açıklamaktadır. Din, Allah tarafından konduğu için, objektif bir kaynaktan gelmektedir. O aynı zamanda, tüm insanlığa evrensel değerleri öğretme ve yaşatmayı amaçladığı için doğru yolun kendisi olmaktadır. Bu doğru yolun bilinmesi, onun bilgisine sahip olunması önemli şartlardan bi­ridir.

İnsanı Allah'a götüren, insanların gönüllerini birbirine; ferdi ise kendi içi­ne bağlayan yol manasında doğru din, akıl, bilgi ve sevgi ile örülmüştür. Bu­nun dışındaki yollar tefrika yollarıdır.

Din denen doğru yolun kilometre taşları, haklarla belirlenmiştir. Maide: 5/151-153 ayetleri, dinin oluşturduğu doğru yolun ne olduğunu anlat­maktadır. Allah hakkı, ana baba hakkı, çocuk hakkı, toplum hakkı, hayat hak­kı, yetîm hakkı, ekonomik haklar, adalet gibi haklar, doğru yolu meydana ge­tirmektedir. Kadın hakları ve kendini savunma hakkı gibi önemli hakları da buna ilave edersek, doğru yol denen dinin ne kadar önemli temeller üzerine kurulduğu ve Allah tarafından gönderildiği daha iyi anlaşılmış olacaktır.

11- Hüküm (Emir):

İş manasına da gelen emr, bu manasıyla din'i ifade etmektedir. Zaten di­nin kendisi, bir iş, amel, eylem ve hüküm demektir. Kur'an'da 'emir'le ilgili yüzlerce ayet vardır. Bu emirler, dinin kendisini oluşturmaktadırlar. Hüküm manasına gelen emr, aynı zamanda din anlamında kullanılmaktadır. Şu ayet­te olduğu gibi:

“Fakat onlar din konusunda aralarında parça­lara aynldılar, ama hepsi bize döneceklerdir." [120]

Burada emr, 'din' manasına gelmektedir.

Din, bir hükümler demetidir. Kullarının mutluluğa ulaşması için Allah'ın göndermiş olduğu emir ve yasakların bütünü, dini meydana getirmektedir. Hükmü olmayan bir fikirler topluluğuna din denemez.

12- İslâm:

Din’in bir manası da boyun eğmek, hükmü altına girmek, teslim olmaktır. İslâm ile din bu anlamda buluşmakta, başka bir ifadeyle aynı manayı paylaş­maktadırlar.

Diğer taraftan barış, güven ve rahmet dediğimiz İslâm'ın manaları da, di­nin kendi yapısında vardır. "Din niçin vardır?" sorusunu cevaplandırırken barış, güven, rahmet ve teslimiyet için vardır, cevabını vermemiz gerekiyor.

Kur'an-ı Kerîm, Allah katında hak din İslâm'dır diyerek, din ile İslâm'ı birleştirmiş ve dinin adını İslâm koymuştur. Demek ki, dinimizin adı barış, güven, teslimiyet ve rahmettir. Bunlara inanmayan ve bunları hayatına geçir­meyen insan doğru dinden bahsedemez.

İnsanlığı mutluluğa götüren bütün değerlerin kaynağında, Hz. Âdem'e ge­len tevhid dini vardır. Mutlak tevhid dininin adı İslâm'dır. Demek ki İslâm di­ni, sadece Kur'an'ın getirdiği din değildir; Hz. İsa'nın, Musa'nın, Davud'un, Yusuf’un, Süleyman'ın, Nuh'un vb. hepsinin kutsal kitabı, İslâm dininin süre­cinin safhalarını oluşturmuştur.

Allah, din gününün sahibidir ayetini bir bütün olarak ele alıp açıklarsak şunları tesbit etmemiz mümkündür:

Din günü ifadesiyle, ahiretteki ceza ve mükafaat ânı kasdedilmektedir. Ora­daki dinin sahibi Allah olduğu gibi, bu dünyadaki dinin sahibi de Allah'tır:

“Gözünüzü açın, gerçek ve temiz din Allah'ındır.” [121]

“Göklerde, yerde ne varsa O'nundur. Din de sa­dece O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” [122]

Dini Allah koyar; insan din alanına giremez. Arınmış dine sadece Allah sahip olabilir:

“Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?” [123]

Yaratılışında yer alan inanç duygusu, insanı, tatmin için bir arayış içine iter. Onu tatmin edecek olan güç dindir. Gerçek din, insanı Allah'ın dostluğu­na götüren dindir. Benliğini Allah'a teslim ederek işlerini iyi yapanlar, tevhid inancına; dolayısıyla da, mükemmel olan dine sahiptirler. Bu da bir bakıma, Allah'ın dostluğunu kazanmak demektir:

“İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a ve İbrahim'in Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir.” [124]

Doğru din, insanları Allah'ın dostu yaptığı gibi, Allah'a teslim olmak, mü­kemmel iş üretmek ve tevhid inancına sahip olmak da, toplumsal birlik bakı­mından dostluğu yakalamak demektir.

Hesap, ceza ve mükafaat anlamlarıyla din, insanın sorumluluk duygusu­nu geliştirme ve onu eylemlere yansıtma gibi bir işleve sahiptir. Bu işlevini de, insanın psikolojik yapısına ve sosyal hayata, barış ve güveni getirmek suretiyle yerine getirmiş olacaktır. Dinin hükümranlık ve itaat manalarının gereği de budur. İnsanlar arasındaki çekişme, kavga ve ayrılıkları kaldırıp, yerine, barış ve karşılıklı güveni getirmekle yükümlü olan din, yaratıcı gücün varlığını hissettirme, insan adına bütün güzellikleri geliştirme amacını güt­mektedir.

Tabiat kanunlarının meydana getirdiği ahenk, denge ve sanatın belli bir oranda fert ve toplumun hayatına yansımasını sağlamak için var olan din, in­sanı içten ve dıştan sarmalayan gücü temsil etmektedir. Bu dünyada yapılan bir davranışın ahirete uzantısı varsa, o eylem dinin içine girmektedir. Âhirette in­sana sorumluluk getirmeyen ve bir ödül verilmesini sağlamayan eylemler, di­nin içine girmemektedir. Âhirette ceza ve mükafaat getirmeyen davranışları dinden kabul edemeyiz ve zâten din de onları içine almamaktadır. Böylece bu dünyada neye ve hangi oluşumlara din diyeceğimiz ortaya çıkmış olmaktadır.

Borç manasıyla din, kulun Allah'a olan borcunu, kulun kula olan borcunu ve dinin topluma olan borcunu ifade eden ve bunları yerine getirmekle yü­kümlü olan bir müessesedir. Din, insamn borçlu olduğu alanı belirlemekte ve kendisinin de bu borçları yerine getirme eğitimini vermekle borçlu olduğunu söylemektedir. Var olması ve varlığını devam ettirmesi sebebiyle insan, ba­zılarına borçludur. Onun borçlarının neler olduğunu ve bu borçları nasıl öde­yeceğini ona öğreten okulun adı dindir. Din denen ilahî okul, insana borçlarını nasıl ödeyeceğini ve ahiretteki ceza ve mükafaatın bu öğretiyi yerine ge­tirmenin üzerine oturduğunu öğretir. Borçların yerine getirilmesinin yükledi­ği sorumluluk, dinin bu dünyaya yönelik olan boyutunu; sorumlulukların ye­rine getirilmemesi veya getirilmesiyle meydana gelecek olan ceza ve müka­faat da, ahirete yönelik olan boyutunu oluşturmaktadır.

İşte Allah dinin ahiretteki nihaî karşılıklarının sahibi olduğu gibi, bu dün­yadaki yaptırımlarının da sahibidir. O'ndan başkası din koyamaz ve kimse de dini O'ndan başkasına bağlayamaz. İnsan düşüncesi ve uygulamaları, din ala­nının dışında bir kültür oluşturup devam ederken, din alanı bakir, saf, halis ve temiz olarak Allah'a ait kalır. İnsanlar din alanından alır, ferdî ve sosyal boyuta götürür; ama sosyal boyuttan alıp din alanına koyamaz. Dışarıdan gü­neşe ışık verilemez, ama güneş dışarıya ışık verir. Onun gibi din dışarıya, ya­ni insan hayatına ışık verir, bilgi verir; ama dışarıdan bilgi almaz.


16.02.2009 tarihinden beri 4068 defa okundu. Son takip: 18.04.2019 - 08:44